10 Ekim 2015’te Ankara Tren Garı önünde düzenlenen “Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi” ne yönelik DAİŞ tarafından gerçekleştirilen bombalı saldırı, Türkiye tarihinin en büyük sivil katliamı olarak kayıtlara geçti. 103 kişinin yaşamını yitirdiği ve yüzlercesinin de yaralandığı bu saldırının ardından açılan dava, aradan geçen 10 yıla rağmen hala sonuçlanmış değil.
Katliamın yıldönümünde, dava sürecinin hukuki boyutları ve adaletin işleyişi bir kez daha kamuoyunun gündeminde. Dava avukatlarından İlke Işık, sürecin başından bugüne yaşananları, hukuki eksiklikleri ve devletin tutumunu kapsamlı biçimde değerlendirdi.
İlke Işık, katliamın insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilmediğine tepki gösterirken, aslında bu 10 yıllık sürecin yargı pratiğinin genel çizgisiyle de örtüştüğünü ifade etti.
İlke Işık, “Ülkenin en büyük kitle katliamının üzerinden 10 yıl geçti. Bu 10 yıl, aynı zamanda bir adalet ‘inlemesi’ anlamına geldi bizim için. Katliamın en başından itibaren başlayan ve devam eden bu süreçte Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi iki kez karar verdi. Ancak son kararıyla insanlığa karşı suçu görmeme tutumunu sürdürdü. Bu, yargı pratiğinin genel çizgisiyle örtüşüyor.
Bu yargılama süreci boyunca üç heyet değişti. Yüzlerce klasöre sahip olan bu dosya, ilk duruşmada ülkenin en büyük katliamı olarak tanınmadı. Oysa 2026’da ilk mahkeme heyetinin kendisi, dosyanın ne kadar önemli olduğunu ifade etmişti” dedi.
Yargı sürecindeki heyet değişikliğinin dosyanın özensiz bir şekilde ele alındığını gösterdiğini belirten İlke Işık, “Bu kadar kabarık ve özenle incelenmesi gereken bir dosyada heyetlerin değişmesi, görevden alınması -siyasal bir katliam dosyası söz konusu olduğunda- yargının ne kadar politik davrandığını gösteriyor. Talepler dikkate alınmadı; kararlar önceden belirlenmiş gibiydi.
10 yılın sonunda bize özetledikleri şey şu: ‘Sadece IŞİD’lileri cezalandıracağız. Sadece onları sanık olarak göreceğiz ve onlara ceza vereceğiz’” ifadelerini kullandı.
‘POLİTİK GERÇEKLİĞİ EĞİP BÜKEN BİR KARAR’
Davanın geldiği noktada sanık sayısının arttığını ancak kamu görevlilerinin yargılanmadığını belirten İlke Işık, şunları söyledi:
“İlk yargılamada 9 olan sanık sayısı, 2024’te verilen kararla 10’a çıktı. Bu 10 sanık hakkında 101 kez ağırlaştırılmış ‘insan öldürme ve öldürmeye teşebbüs’ suçlarından ceza verildi. Toplamda 19 tutuklu sanık vardı.
Geri kalan 9 sanık ise örgüt üyeliği, patlayıcı madde bulundurma gibi suçlardan çeşitli cezalar aldı. Bu dosya, ülkedeki IŞİD’lilerin tutuklu yargılandığı ve ceza aldığı tek dosya diyebiliriz. Çünkü biliyoruz ki bu sanıklar -firari olanlar ya da olmayanlar- daha önce yakalanmamıştı. Yakalandıklarında da kısa sürede tahliye edildiler. Bu tahliye pratiği, yargı tarafından içselleştirilmiş durumda.”
İnsanlığa karşı suç kapsamında yürütülen yargılamanın da siyasi gerekçelerle sınırlandırıldığını belirten İlke Işık, “2019’da Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı insanlığa karşı suç iddianamesi düzenledi ve Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi bunu kabul etti. Ancak 2024’te insanlığa karşı suçtan beraat kararı verildi. Mahkeme, bu suçun toplumun tamamına karşı işlenmediğini ve AKP’yi kasım seçimlerinde zor durumda bırakmak için gerçekleştirildiğini iddia etti.
Bu, hem hukuki hem de politik gerçekliği eğip büken bir karardır. İstinaf Mahkemesi ise mağdurların taraf sıfatı olmadığını söyleyerek esas hakkında karar vermekten kaçındı. Biz bu karara itiraz ettik; süreç hala üst mahkemede devam ediyor” dedi.
‘HİÇBİR KAMU GÖREVLİSİ HAKKINDA İŞLEM YAPILMADI’
Kamu görevlilerinin sorumluluğuna dair hiçbir işlem yapılmadığına işaret eden İlke Işık, “Bu katliam sadece IŞİD tarafından gerçekleştirilmedi. IŞİD bir aparat olarak kullanıldı. Katliamın planlayıcıları, firari sanıklar ve eksikler hepsi dosyada mevcut. Ancak hiçbir kamu görevlisi hakkında işlem yapılmadı. Alanda gaz kullanan çevik kuvvet polisleri bile yargılanmadı. On yıl boyunca devletin tüm mekanizmaları, kamu görevlilerinin yargılanmaması için yekpare bir duvar ördü. Biz adalet için mücadele ediyoruz; onlar da yargılanmamak için mücadele ediyor” diyerek sürecin siyasi boyutuna dikkat çekti.
Son olarak, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvuruların da sonuçsuz kaldığını belirten İlke Işık, sözlerini şöyle tamamladı:
“2018’de tutuklu sanıklarla ilgili verilen karar, 2019’da gerekçeli olarak yazıldı. O tarihten beri Anayasa Mahkemesi’nde bekliyor. Esasa ilişkin itirazlarımız dikkate alınmadı. Bu dosya, Türkiye’nin insanlığa karşı suçlarla yüzleşme sınavıdır. Ancak yargı, bu sınavda sınıfta kalmıştır”
BU 10 YILDA NELER YAŞANDI?
10 Ekim 2015 sabahı, Ankara Tren Garı önünde “Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi” için toplanan kalabalığın ortasında, saat 10:04’te iki canlı bomba art arda kendini patlattı. Patlamalar sonucu 103 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi de yaralandı. Türkiye tarihinin en ölümcül terör saldırısı olarak kayıtlara geçen bu katliam, toplumun vicdanında derin bir yara açtı. Saldırıyı IŞİD üstlendi.
Saldırıdan sonra üç gün ulusal yas ilan edildi. Sendikalar grev kararı aldı, siyasi partiler seçim kampanyalarını durdurdu. Olayın hemen ardından polis müdahalesi ve yaralılara yardım etmek isteyenlere yönelik sert tutum, kamuoyunda tepkiyle karşılandı.
Saldırının hedefi olan barış mitingi, savaş karşıtı siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve meslek odalarının çağrısıyla düzenlenmişti. Katliam, yalnızca bir güvenlik zafiyeti değil, aynı zamanda siyasi bir kırılma noktası olarak değerlendirildi.
İHMALLER GÖRMEZDEN GELİNDİ
Soruşturma süreci, Antep merkezli bir DAİŞ hücresine uzandı. Canlı bombalardan biri Yunus Emre Alagöz’dü; kardeşi Abdurrahman Alagöz ise Temmuz 2015’te Suruç’ta 34 kişinin öldüğü saldırıyı gerçekleştirmişti. Her iki saldırının da aynı örgüt bağlantılı kişilerce planlandığı ortaya çıktı.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, saldırının organizatörü olarak DAİŞ’in Türkiye sorumlusu olduğu iddia edilen İlhami Balı’yı işaret etti.
Toplamda 35 kişi hakkında dava açıldı; bunlardan 16’sı firariydi. Yargılama süreci 2016 yılında başladı. Sanıklar arasında yer alan 9 kişi hakkında, “Anayasal düzeni ihlal” suçundan birer kez, “kasten öldürme” suçundan ise 100’er kez olmak üzere toplam 101’er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi.
Ayrıca, öldürmeye teşebbüs suçundan da her birine 10 bin yılı aşkın hapis cezası verildi.
Dava boyunca mağdur yakınları ve avukatlar, devletin saldırı öncesi istihbarat bilgilerine sahip olduğunu ve gerekli önlemleri almadığını savundu. Bu iddialar, mahkeme sürecinde sıkça dile getirildi. Ancak kamu görevlileri hakkında herhangi bir soruşturma açılmadı. Bu durum, adaletin yalnızca failleri değil, ihmali olanları da kapsaması gerektiğini savunanlar için büyük bir hayal kırıklığı yarattı.
2024 yılında, saldırının dokuzuncu yılında mahkeme nihai kararını açıkladı. Ancak firari sanıklar hâlâ yakalanamadı. Katliamın planlayıcısı olduğu iddia edilen İlhami Balı da hâlâ bulunamadı. Yargı süreci teknik olarak tamamlanmış olsa da kamuoyunda adaletin tam anlamıyla sağlanmadığı görüşü hakim.
BARIŞ TALEBİNİN EN AĞIR BEDELLERİNDEN BİRİ OLDU
10 Ekim Ankara Gar Katliamı davası boyunca en sert eleştiriler, kamu görevlilerinin sorumluluğunun yargı tarafından görmezden gelinmesi üzerine oldu. Avukatlar, saldırıdan önce DAİŞ hücresi olduğuna dair istihbarat bilgilerine ulaşıldığını; sanıkların kimliklerinin ve telefonlarının bilindiğini, hatta dinlendiğini belirtti. Ancak bu bilgiler mahkeme tarafından dikkate alınmadı.
İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin hazırladığı raporun Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından sansürlendiği ve kritik klasörlerin savcılarca saklandığı ortaya çıktı. Buna rağmen, Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi gerekçeli kararında bu delilleri değerlendirmeye almadı.
Avukatlar, saldırının “insanlığa karşı suç” olarak tanımlanması gerektiğini savundu; ancak mahkeme bu nitelendirmeyi reddederek yalnızca “anayasal düzeni ihlal” ve “kasten öldürme” suçlarından hüküm verdi. Türkiye Barolar Birliği ve Ankara Barosu gibi kurumlar da duruşmalara katılarak hukuki sürecin eksikliklerine dikkat çekti. Siyasi partiler ise özellikle dönemin hükümetinin saldırıya dair söylemlerini ve önleyici adımlar atmamasını eleştirdi.
10 Ekim Ankara Gar Katliamı, Türkiye’de terörle mücadele, yargı bağımsızlığı ve kamu sorumluluğu gibi temel meseleleri yeniden gündeme taşıdı. Katliamın yıldönümlerinde düzenlenen anmalar, yalnızca kayıpları değil, adalet arayışını da hatırlatıyor.
Bu tarih, barış talebinin en ağır bedelle karşılandığı gün olarak hafızalarda yaşamaya devam ediyor.