Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) geçtiğimiz hafta bir tekstil raporu açıkladı. “Tekstilde neler oluyor? Patronlar ne anlatıyor, işçiler ne yaşıyor?” alt başlıklı raporda, tekstil ve hazır giyim sektöründe son yıllarda kısmi daralma yaşandığı ortaya konuldu.
Resmi verilere göre, son üç yılda sektörde 110 bin istihdam kaybı yaşandığının altı çizildi. Ancak rapor, krizin işçiler ve patronlar açısından farklı yaşandığını da ortaya koyuyor. İşçi sayısı azalırken, Türkiye genelinde değil ama özellikle araştırmanın yapıldığı sekiz ilde ihracat artıyor. Patronlar hem ihracatla hem de devlet teşvikleriyle kârlarını katlıyor.
Krizin işçiler açısından, patronlarla aynı şekilde yaşanmadığını aslında TÜİK verileri de ortaya koyuyor. DİSK-AR tarafından TÜİK verilerinden yararlanarak yapılan hesaplamaya göre, mevsim etkisinden arındırılmış geniş tanımlı işsiz sayısı, Haziran 2025’te 13 milyon 383 bin kişi olarak kayda geçti.
Haziran 2023’te 3 milyon 228 bin olan dar tanımlı işsiz sayısı, Haziran 2024’te 3 milyon 253 bin, Haziran 2025’te ise 3 milyon 47 bin kaydedildi. Dar tanımlı (standart) işsizlik her ne kadar benzer seyir izlese de geniş tanımlı işsizlik bu dönemde ciddi bir artış gösterdi.
Haziran 2023’te 9 milyon 151 bin olan geniş tanımlı işsiz sayısı, Haziran 2024’te 11 milyon 740 bine, Haziran 2025’te ise 13 milyon 383 bine yükseldi. Böylece dar tanımlı ve geniş tanımlı işsizlik arasındaki makas hızla açıldı.
İşçiler ve patronlar açısından sonuçları farklı şekillerde yaşanan bu krize dair, BİRTEK-SEN Sendika Uzmanı Deniz Kar, ANF’nin sorularını yanıtladı.
KÜRESEL BİR KRİZİN YANSIMASI
Deniz Kar, Türkiye’de COVID-19 salgınıyla birlikte tekstil sektöründe geçici bir yükselme yaşandığını belirtirken, küresel çapta ithalatın daralmasıyla birlikte bir krizin ortaya çıktığını ifade etti:
“Krizin boyutları yüksek ama henüz tam olarak istihdamda çakılmaya varan ya da şirketlerin patır patır kapandığı bir süreç değil. Covid-19 salgını döneminde Türkiye'ye kayan tedarik zinciri, salgın sonrasında yeniden farklı ülkelere çıktı. O dönem Çin, Bangladeş, Hindistan gibi ülkelerde Covid-19 çok hızlı yayılmıştı ve tedarik zinciri Türkiye’ye kaymıştı. Zaten Türkiye'nin tekstil ihracatının asıl yükseldiği dönem, salgın dönemiydi; ama bu geçici bir yükselmeydi.
İkincisi, ithalatta düşüş var. Türkiye'nin üretim yaptığı Avrupa ülkeleri ve Amerika’nın toplam tekstil ithalatında da bir düşüş var. Aslında yaşanan durum, küresel bir sorunun parçası. Hem salgın hem de genel olarak Türkiye'nin tekstil ihraç ettiği ülkelerde ithalat düşüşlerinin Türkiye'ye yansıması bu.
Türkiye'de patronlar bu süreci, iflas göstererek konkordato ilan ederek, ama bunu yapmadan önce mal varlıklarını elden çıkarıp satarak ya da yakınlarına devrederek atlatma derdinde. Böylelikle büyük çoğunluğu, bu krizi en zararsız şekilde atlatmaya çalışıyor. Patronların böyle bir yöntemi var. Tabii gerçekten kapanan ve iflas eden yerler de var.”
‘BÖLGEDEKİ PATRONLAR KRİZİ KULLANIYOR’
Raporu sekiz ili baz alarak hazırladıklarını belirten Kar, patronların bu bölgelerde Türkiye’nin genelinin aksine ihracatlarının arttığını, fakat krizi yine de bahane ettiklerini söyledi:
“Raporu sekiz ili baz alarak hazırladık. Antep, Urfa, Batman, Adıyaman, Mardin, Van, Malatya, Maraş. Bu sekiz ilde de ihracatta yükseliş var. Yani bölgede tekstil, Türkiye'deki ihracat düşüşünün tersine yükseliyor bu illerde.
Ama yine de bölgedeki patronlar bu krizi kullanıyor. Şöyle kullanıyorlar: Örneğin, devletten 10 senelik teşvik almış ve fabrika teşvikle açılmış. Her şey bedavaya gelmiş. Teşvik süresi bitmiş, süresi bittiği için normalde işlemeyen bir fabrika, çalışmayan bir fabrika ama resmiyette çalışıyor görünen bir fabrika. İşte tam olarak buraları iflas etmiş gösteriyorlar.
Normalde zaten orada üretim yok. Mesela Urfa'da böyle fabrikalar var. Normalde üretim yok, depo olarak kullanıyor ama resmiyette fabrika diye geçiyor. Sigorta desteği, makine desteği, arazi desteği alıyor. Bu teşviklerden yararlanıyor.
Teşvikler bittikten sonra da krizi bahane ediyor. ‘Zaten daralma var’ diyerek de kapatıyor. Eğer daha büyük holdingse -örneğin üç tekstil fabrikası varsa- küçüğünü kapatıp büyüğünü büyütüyor. Küçüğünün teşviki bitmişse, küçüğünde çalışan işçileri de büyük fabrikaya yönlendiriyor.
Ama diyor ki: ‘Buradan çıktığın için tazminatının yüzde 30'unu veririm. Eğer benim fabrikamda çalışmayacaksan, tazminatının yüzde 30'unu dahi almayacaksın. Ya mahkemeye git ya da başının çaresine bak.’ Böyle bir tablo var bölgedeki patronlar bakımından.”
‘ÜÇ KİŞİNİN İŞİNİ BİR İŞÇİ YAPIYOR’
Patronlar için krizin başka bir fırsata çevrildiğini ifade eden Deniz Kar, işçiler için ise bambaşka bir tablo olduğunu aktardı:
“Patronlar, işçilere ‘Mısır'a gideceğiz, fabrikaları Mısır'a taşıyacağız’ diyerek böyle bir söylenti yayıyor. Bu söylentiler doğrudan işyeri yöneticileri ve patronlar tarafından yayılıyor ki, işçiler en kötüsüne razı olsun. Bunun sonucunda şu oluyor: İşçiye yüzde 40 veya yüzde 50 tazminatını veriyorsa işçi kabul etmek zorunda kalıyor. Çünkü patron iflas da gösterebilir, fabrikayı kapatabilir ya da kodlarla işten atabilir. Bu durumda işçi, hakkının yüzde 60'ını yüzde 70'ini içeride bırakıyor; sadece küçük bir kısmını alıyor. Patronlar krizi böyle de kullanıyor.
İşte buradan itibaren kriz, işçilere yansımaya başlıyor artık. Tekstil istihdamında 300 binlik bir düşüş var. Bunun sebeplerinden biri, tekstil sektöründe sigortasız işçi sayısının çok fazla olması. Bütün atölyeler, merdiven altı usulüyle, yani kaçak çalışıyor. Ruhsatlı olanlar da bir iki kişiyi çalışıyor gösterip, geri kalan en az 50-60 kişiyi sigortasız ve kayıt dışı şekilde çalıştırıyor. Zaten Türkiye'nin tamamında tekstil sektöründe yüz binlerce işçi var kayıt dışı çalıştırılan.
Bir diğeri ise, rakamların bu sebeplerden de dolayı tekstildeki gerçek işçi sayısını yansıtmıyor oluşu. Örneğin, Merinos'ta geçen sene Bakanlık verilerine göre 4 bin 700 işçi çalışıyordu; şu anda ise 3 bin 500 işçi çalışıyor.
Ama öte yandan aynı firma, binlerce metrekarelik alana fabrika ve tesis kurmaya devam ediyor. Yani yüzlerce milyon dolarlık yatırımlar yapmaya devam ediyor. Merinos işçileri, ‘Daha önce bir kişinin işini bir kişi yapıyordu. Geçen sene iki kişinin işini bir kişi yapıyordu; şimdi ise üç kişinin işini bir kişiye yaptırıyorlar’ diyor.
Yani daha az işçiyle, krizi kullanarak daha fazla üretim yapma hedefindeler. İşçilerin tazminatlarını gasp ediyorlar ya da kırpıyorlar. İkinci olarak, kazanılmış haklarının önüne geçiyorlar ve çalışma sırasında baskılar artıyor. Üçüncü olarak ise, çok daha az işçiyle çok daha fazla üretim yapmaya zorlanıyor ve bunun karşılığını da alıyor patronlar.
Mayıs 2025’te yayınlanan bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi var Mayıs 2025'te yayınlanan. O kararnamede, özellikle teşvik edilecek ve teşvik destek verilecek sektörler var. Dokumadan iğneye, ipliğe kadar bütün makine ve teçhizatlar, bütün girdiler ve makineyle ilgili bütün aksamlar hâlâ devlet tarafından karşılanmaya devam ediyor. Tekstil, öncelikli ve kritik alan olarak belirlenmiş.
Onun dışında, bu illerin bir kısmı 6. Kalkınma Bölgesi'nde geçiyor. Bu illerdeki fabrikaların zaten 2026'ya kadar teşvik süreleri uzatılmış durumda. Hatta 2026'ya kadar teşvik başvuruları da uzatılmış durumda. Mehmet Şimşek de öyle bir açıklama yapmıştı: ‘Geçen sene üretimi desteklemek için 470 milyar lira harcadık. Önümüzdeki sene bunu 650 milyara çıkarmayı hedefliyoruz’ diye.
‘BUNUN KARŞISINDA BİRLEŞİK MÜCADELE OLMALI’
Deniz Kar, patronların kriz olsa da olmasa da bunu fırsata çevirdiğini, işçilerin ise her iki durumda da cehennemi yaşamaya devam ettiğini hatırlatırken, bunun karşısında işçilerin birleşik mücadele içinde olması gerektiğini de vurguladı:
“Üretim arttığında da ihracat yükseldiğinde de üretim düştüğünde ve ihracat azaldığında da patronlar kaymağını yiyor. Özellikle büyük patronlar bunun kaymağını yiyor. İşçiler ihracat yükseldiğinde de düştüğünde de cehennemi yaşamaya devam ediyor. Bunun karşısında yapılacak şey, patronlara karşı birleşik bir mücadele. Bu, tek bir sendikanın tekstil işçilerini tek tek örgütlemesiyle olmaz. Buralarda işçi arkadaşların fabrikaların içinde kendi ekiplerini kurması, kendi komitelerini oluşturması, bu tabloya karşı bir örgütlenme faaliyeti yürütmesiyle olur. Çünkü milyonlarca işçiden bahsediyoruz.
Örneğin Antep, 4 yıldır asgari ücrete zam dönemlerinde sürekli hareketliliklerin olduğu bir il. Fabrikaların hareketliliklerinin olduğu ve işçilerin eyleme geçtiği bir il. Bu sene petrokimya işçileri Ege'de, Marmara Bölgesi’nde ya da İstanbul'da metal işçileri, kamu işçileri, belediye işçileri eylemdeydi; aslında birleşik mücadele hattının yolları açılıyor. Tekstil işçilerinin de yapacağı şey bu. Hatta iş kolu ya da sektör fark etmeksizin bu hattaki işçilerle birlikte yol yürümek, boy göstermek -tabii bunu yapması için en başta kendi fabrikasında örgütlenmesi- gerekiyor. Bu da sendika çatısı altında birleşmekten geçiyor.
Tekstil iş konudaki diğer sendikalar, özellikle üç konfederasyondaki üç tekstil sendikası şimdi grup sözleşmesi döneminde patronlarla görüşüyor, fakat işçinin bundan haberi yok. Dolayısıyla bu sendikalar, zaten yol yürünebilecek durumda değil. Tekstil işçilerinin bu sendikalara karşı öfkesi her geçen yıl daha da büyüyor. Onun için işçileri, yine işçilerin kurduğu ve işçilerin yönettiği BİRTEK-SEN çatısı altında birleşip, kendi fabrikalarından başlayarak örgütlenmeye çağırıyoruz.”