‘Sömürgeci mekânlara karşı kendi mekânlarımızı ve sembollerimizi yaratmalıyız’

Ramazan Çeper, sömürgeciliğin mekânsal ırkçılık saldırılarına karşı, “Sömürgeci sembollere, simgelere ve anıtlara karşı bu süreçte; yeni direniş ağları, kodlar ve post-politik çerçeveler içinde, dekolonyal bağlamlarda fiili durumlar oluşturulabilir” dedi.

Son kitabı ‘Mekansal Irkçılık’ta Kürdistan’da mekânın ve sembollerin kullanımına yer veren, alanında tek olan bir çalışmaya imza atan tutsak yazar Ramazan Çeper, Kürt coğrafyasında sömürgeciliğin mekân üzerinden farklı bir asimilasyon ve sömürge politikası izlediğini belirtti.

Kürdistan’da mekân kullanımının kolonyal bir yaklaşım üzerinden ele alındığını söyleyen Çeper, sömürgeciliğin en çok mekânlar ve semboller üzerinde durduğunu vurguladı.

‘SÖMÜRGECİLİK, İLK SEMBOLLERE SALDIRDI’

 Ramazan Çeper, ANF’ye yaptığı değerlendirmelerin ikinci bölümünde, sömürgeciliğin mekân ve sembollere yönelimini şöyle anlattı:

“Günlük yaşamımızın her tarafına sinmiş ideolojik sembollerle etkileşim halinde olurken, ulus devletlerin seküler ideolojileri ve sömürgecilik bu alanı boş bırakır mı? Ellerinden gelse gökyüzünü bile bayraklarla kapatırlar. 2015’te çözüm süreci bozulduğunda ilk saldırdıkları şey, 2-3 yerde yapılan heykeller ve şehitlikler oldu. Licê’de heykeli yere atıp, üzerine basarak fotoğraf çektirip medyaya verdiler; ardından panzerin arkasına bağladılar.

Mêrdîn’de 13 yaşında katledilen Uğur Kaymaz’ın heykeline bile tahammül edemediler. Agirî’de yapılan, tarihsel önemi olan heykeli de vinçlerle yıkıp parçaladılar. İlk saldırının sembol, simge ve anıtlara olması, kolonyalizmin bu konuyu ne kadar önemsediğini ve kendisi dışında hiçbir varlığa, aidiyete, kimliğe ve değere yer vermeme konusundaki kararlılığını gösterir.

Sadece sembol ve simgeler değil, Kürt coğrafyasında makro düzeyde yapılan mekân tasarımları bile bütün boyutlarıyla gündemleştirilip teşhiri ya da dekolonyal perspektifi barındıran karşı direniş dinamikleri yeterince harekete geçirilemedi.

Örneğin, barajlar siyasal, ekonomik ve tarihsel boyutlarıyla öne çıkarıldı ama bu makro mekân düzenlemelerinin nasıl bir topografik dönüşüme yol açtığı anlatılamadı. İkincisi de inançla, kutsal olanla bağı neredeyse hiç kurulamadı. Oysa bir etnisite, inançları ve o inançların kök saldığı coğrafya ile anlam, değer ve kimlik kazanır.”

‘KÜRTLER, MEKAN YAPMAK YERİNE DOĞAYI MEKAN OLARAK KULLANDI’

Kürtlerin aslında mekanlardan çok sembollere önem verdiğini ve mekân kullanımını farklı algıladığını söyleyen Çeper, dinsel açıdan bakıldığında Kürdistan’da mabetlerden çok, doğanın kendisinin bir mabed olarak kullanıldığını belirtti. Çeper, sözlerine şöyle devam etti:

Bu hususla ilgili şöyle bir karşılaştırma yapalım: Neden yanı başımızdaki coğrafyalarda en eski inançlara dair yığınla tapınak varken, inançların çıkış merkezi olan Kürt coğrafyasında fazla yok? Topraktan ve kilden yapılan binlerce mabed bile varken, Kürt coğrafyasında mabetlerin, inanç mekanlarının bu kadar azlığı neden? Çünkü Kürt coğrafyasında insan eliyle yapılan mabetlerin fazla olmaması, doğal mekânların mabet olarak kullanılması nedeniyledir. Su başları, ırmaklar, kimi ağaçlar mabet olarak görülmüştür.

Mabet inşası, insanın inanç bağlamında doğadan koparılması ve doğanın metalaştırılarak mülkiyet kıskacına sokulması sürecini yansıtır. İbadet için doğa dışında mekân inşa etme, dinlerin ideolojiye dönüşme sürecidir de. Siz bir yerde tapınak inşa ettiğinizde, kutsallık o mekânın duvarlarının arasında kalır. O mekânın dışarısı değil, sadece içerisi kutsal olan edilir. Oysa Kürtler genellikle doğal mekanları mabet olarak kullanmıştır.

Örneğin, “Dilek ağacı” olarak bilinen “Darika Ziyaretê” suyu ve ağaçları, bir mabet olarak görme geleneğinden gelir. “Ziyaret ağacı” tanımı, ziyaret mekânı, yani ibadet yeri olarak görülmesinden ileri gelir.

Ethem Xemgin’in inançlarla ilgili çalışmasında, Makedonyalı İskender’in Zap’ın kenarına geldiğinde kurban kestirmek istediği, fakat danışmanlarından birinin müdahale ederek, bu coğrafyada yaşayan halkın Zerdeşti olduğunu ve onların inancında suyu kirletmenin günah olduğunu, inançlarına saygının bir gereği olarak 20-30 metre nehirden uzakta çukur kazılarak kurbanların orada kesilmesinin iyi olacağını söylediği aktarılır.

Nehirler/ırmaklar kutsaldır ve bunların bazı mevkileri ibadet yerleri olarak kullanılmıştır. Örneğin, Seyid Rıza, direnme kararını birlikte aldıkları aşiretlerin ileri gelenleriyle Halvori Gözeleri’ne giderek yemin ettikleri taşı elden ele dolaştırmış ve o taşı Munzur’un suyuna atmıştır. Böylece yeminlerini Munzur’un şahitliğinde, onun kutsallığıyla mühürlemiş olurlar.”

Mekân politikalarına yüzeysel bakılmaması gerektiğini, özellikle Kürt coğrafyasında bunun olmaması gerektiğini belirten Çeper, “Siz, makro ölçekli mekânsal politikaları, kolonyal amaçlarla yaptıklarını kendilerinin de beyan ettikleri bu tasarımlar karşısında, inanç kısmını aradan çıkardığınızda geriye ticaret ve kapitalizme itiraz kalacaktır.

Oysa kutsala müdahale nosyonu bireysellikten ziyade kolektiviteye çağrıdır. “Ekolojik yıkım” nosyonu ise bireysel duyarlılığa, doğa bilinci yüksek insanların duyarlılığına çağrıdır. Gelenek, değer ve inançlara müdahale üzerinden bir direniş epistomolojisi oluşturduğunuzda, sadece o bölgede yaşayan değil, ahlaki değerlerle bağı kopmayan herkes buna dahil olacaktır” dedi.

‘BEDEN POLİTİKASI, IRKÇILIK VE SÖMÜRGECİLİKTE ASLİ ÖNEMDEDİR’

İktidarın mekân dışında beden üzerinden de bir tahakküm kurduğunu, bu tahakkümün mekân üzerinde uygulanan ‘fetih’ten ayrı düşünülmemesi gerektiğini ifade eden Çeper, şöyle devam etti:

“Beden politikası, ırkçılık ve sömürgecilikte asli önemdedir. Bir ‘iktidar anatomisi’ oluşturarak bedenin tabiiyeti ve madunlaştırılmasıyla başlar. Bedenin kuşatılması ve iktidarın mikro fiziği, mesafeyi, alt-üst ilişkisini, emir-komutayı, köle-efendi anlamlarını bedensel davranışlara indirgeyerek başlar.

Bedenin hareketlerini sürekli kodlamak, onları toplumsal kültürün dünyası içinden çekip çıkarmak ve yeni bir görünürlük içinde tutmak, onların etrafında koskoca bir semiyotik göstergeler alanını oluşturmak, iktidarın temel faaliyetlerinden olmuştur. Normatif prangaları da şekillendiren devletçi iktidar, özneyi semiyotik davranışlar etrafında tasnif edip sabitlerken, kendi kendine dönen bir iktidar çiğliğini de meydana getirir.”

‘BEDENSEL DAVRANIŞLAR KİŞİNİN İDEOLOJİSİNİ YANSITIR’

Bedensel davranışların kişinin ideolojik yansımasını da ortaya koyduğunu, kişilerin aslında düşüncelerine göre hareketler yaptığını dile getiren Çeper, “Bütün davranışlar beden simgeselliğine bağlıdır ve bir anlam evreninin parçasıdır. Sözel ifadeler, jestler, davranışlar; toplumsal grupların üyelerinin hep birlikte tanıyabilecekleri ve anlamlandırabilecekleri türden biçimlendirilirler.

Bu açıdan sorgulamak, hangi davranışın hangi kültürel zeminin, grubun ya da ideolojinin davranış kalıbı olduğunu bilmek gerekir. Örneğin, Türkiye’de kafatasçı ülkücülerin selamlaşmada kafa tokuşturma davranışı, aynı minvalde grupların kendine özgü davranışlarındandır.

Ortadoğu toplumların tümünde, hatta kafatasçıların referans aldıkları Turancı kültürler coğrafyasında da insanlar yanaktan öpüşürken, bu ülkücülerin yanaktan öpüşmek yerine kafa tokuşturmaları başta pek çok ironi konusu yapılmıştı. Kadeh tokuşturur gibi kafa tokuşturmalar, selamlaşmalarında yandan kafalarının tepesini birbirine vururken çıkan kafatası sesleri mizahi konulara epey malzeme sunmuştur.

Fakat kafatasçı ideolojinin yaygınlaşmasıyla birlikte, bugün Türkiye’de kafa tokuşturanların hayli yaygın hale geldiğini kanıksamanın da ötesinde, bu ideolojinin karşıt kutbunda yer alanların da bu davranışı bilinçsizce tekrar ettiğini görürüz” diye ifade etti.

‘KIYAFETLER SADECE ÖRTÜNMEK İÇİN DEĞİLDİR, ONDAN İLK KIYAFETLERİ YASAKLAMIŞTIR’

Irkçılık ve faşizmin sadece mekân ve bedensel davranışlar üzerinden değil, kıyafetlere kadar uygulandığını ve sistemin kıyafetler üzerinden sömürgeleştirmek istediği yerleri asimile etmeye çalıştığını belirten Çeper, özellikle Bakur’da Kürt kıyafetlerinin yasaklanmasının sebebinin de bu olduğunu vurguladı. Çeper sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu tür örneklere giyim-kuşamı da eklemek mümkün. İnsan bedenini örterken aynı zamanda kendini, değer yargılarını, çevresiyle kurduğu ilişkiyi yansıtan giysi biçimini de geliştirir. Kıyafet sadece bedeni örtüp onu korumaz, aynı zamanda bireyin değer yargılarını da yansıtır.

Örneğin, Şark Islahat Planı’nda yerel kıyafetlerin yasaklanması bu nedenledir. Bu konuda Bakur’un diğer parçalara oranla daha fazla değer kaybına uğradığını ve kendi ulusal kıyafetleriyle kamusal alanda yer almanın hâlâ uzağında olduğumuzu ifade etmek lazım.

Öte yandan, toplumda hangi kıyafetlerin öne çıktığı, toplumsal kültüre nüfuz etmeyle ilgilidir. Örneğin, bir dönem puşinin toplumda yaygınlaşması, Filistin ve Kürt direnişinin yükselişe geçmesi, bölgesel mikro kimliklerin direnişlerinin dekolonyal boyutunu yansıtır.

Bu direnişler sadece temsiller veya kimlik mübadelelerini değil, ezilen halkların kolonyal tahakküm karşısında oluşturduğu sembolizmi de yansıtıyordu.

Ya da tersinden örneklerle, askeri pantolonların bir dönem çok yaygın olduğu, sivil insanların moda ikonu gibi rağbet göstermesi, militarizmin sosyaliteye nüfuz etmesiyle ilgiliydi. Sürekli asker güzellemeleri, şovenizm gıdasıyla toplumu konsolide etme, ‘fetih literatürü’, kurucu rol olarak ajitasyon ve çoşkunluğun öznesi olarak askeri idealize etme ve faşizmin toplum tarafından benimsenme oranıyla ilgili olarak askeri kıyafetler yaygın hale geldi.”

‘MEKAN POLİTİKALARI SADECE SÖMÜRGECİLİK DEĞİL, ERİL ZİHNİYETİN ÜRÜNÜDÜR’

Mekân politikalarının bir yandan da eril bir zihniyetin ürünü olarak karşımıza çıktığını vurgulayan Çeper, özellikle gündelik hayat içerisinde eril bir zihniyetin tamamen hâkim olduğunu belirtti. Çeper, şöyle devam etti:

“Mekân politikaları sadece sömürge ve sömürgecilik eksenine oturtulamaz. Örneğin kamusalın eril tasarımı, kadınların siyasi bedenin ve iktisadın öznesi olmaktan çıkarılmaları, etkin yurttaşlıktan dışlanmalarıyla paralel gelişir. Erilliğin gündelik üretimini kamusalda mekân, konum, sembol ve simgeler üzerinden izlemek, onları konsolide eden ideolojik konturlara ulaştırır bizi.

Bir kez daha, Önderliğin milliyetçilik, dincilik ve cinsiyetçiliği birbiriyle ilişkisellik içinde ele almasıyla ne kadar haklı olduğunu görürüz.

Örneğin otomobil tasarımları, daima eril simgeler ile sunulur. Hız, cinsel arzu, kariyer başarısı, erkeklik gibi simge değerler aracılığıyla sahibine statü kazandıran bir eril prestij aygıtı olarak tasarlanır.

Buna bağlı olarak garajlar, oto şovlar, yarış pistleri, reklam ve pazarlaması hâlâ fallokratiktir ve reklamından satışına kadar, genelde kadın bedeni nesne kılınarak, kadın mankenler kullanılarak araba değil de kadın bedeni vaadiymiş gibi pazarlanır. Aynı şekilde, otomobillere takılan tüm aksesuarlar erildir. Kutsal tasarım ve planlamalar erildir. Otobanlar, eril hızın ideal tasarımlarıdır. Dinlenme kompleksleri, oteller, yol kenarları ve moteller erildir. Reklam tabelaları, billboardlar erildir. İdeal kadın modelleriyle güzellik endüstrisinin tasarımını, erkeğin kadından beklediği fiziksel normları görselleştirerek, normali dışlar.”

‘HER MEKAN ERİL ZİHNİYETİN KULLANIMI İÇİN TASARLANMIŞTIR’

Camilerin, AVM’lerin, vakıfların, okulların ve mekânların tamamının hem yapısı hem de işleyişleri bakımından eril bir zihniyetle yapıldığını ve sömürgeci zihniyetin eserleri olduğunu belirten Çeper, “Kentte; etrafı çitle, duvarla, parmaklıklarla, korkuluklarla çevrilerek sınırlandırılmış mekânlar erildir. ‘Yasak kent’ ile ‘eril kentin’ buluştuğu ara kesitin ortaya çıkarılması, geçişi sınırlı AVM’lerden, gelişmiş hizmet veren yerleşim yerlerine kadar analizi gerektirir.

Bütün bu hususları bir başka çalışmada ele alacağım. Fakat burada, sınırlar çalışmasının bir iktidar ve ataerkil arkeoloji çalışması gibi ele alınması gerektiğini belirtmekle yetineyim. Bütün kamusal binalar, bütün militarist tasarımlar, okullar, hastaneler, hapishaneler, vakıflar ve lojmanlar bu sınırlar üzerinden tasarımlanır. Kentlerin kenarları, kentlerin sınırındaki yaşam, sınır halleri aynı zamanda ‘ötekilik’ hallerini de içerir.

Camiler erildir. Cinsiyetler arası keskin dini duvarları ören dini ritüeller, yani ritüel mekanlarının tasarımları eril tarzdadır. Simone de Beauvoir’ın ‘Kadınların kendine ait bir dini yoktur’ sözü, bütün teolojik tasarımların erkek egemen kültüre göre tasarlanması nedeniyledir.

Aynı şekilde kahve, kıraathane gibi mekanlar da mutlak eril bölgeler olarak ara mekanlardan ayrışır. Ortadoğu ülkelerinin çoğunda buna benzer homososyalliğin (aynı cins ile sosyalleşme) yaygın olduğu toplumlarda, bireyin sosyalleşme imkanının cinsiyeti tarafından belirlenen, hegemonik erkekliğin tekrar oluşturulması ve üretilmesine zemin hazırlayan mekanlardandır.

Dinlenme ve eğlence merkezleri, eril zevklerin doyum alanları olarak tasarlanmış olup fallokratik mekanlardır. Boş vakitler için özelleşmiş bu yerler, cinsiyet ve cinsellik, zevk ve yararlanma, dişil cazibe ve eril doyum vaadiyle görselleştirilir. Tatil köyleri ve beldeleri, turistik oteller, güneşli plajlar daima erotik imgelerle öne çıkarılır ve reklamı yapılır. 

Eros, cazibe ya da vaadi yapılan zevkler, dişil zevkler ve tatmin ya da doyum çağrısı eril cinse yapılır gibi tanıtımlar yapılmaktadır. Tatil beldeleri ‘doğal yaşam’ın sadece bir simülasyonudur. Buralarda esas öne çıkarılan, bedenin haklarının vaadi, arzunun ve zevkin haklarının iadesine çağrıdır.

Bu yönüyle dinlenme ve eğlence merkezinin turistik otellere kadar ‘boş vakit’ ve ‘dinlenme’ mekanlarının ağırlıklı kısmı, eril arzuların doyum-tatmin merkezleridir ve dişil bedenler ise bu merkezlerin tatmin aracı, reklam objesi, vaadi yapılan sunumun vitrin yüzleridir.”

‘SÖMÜRGECİLİĞE KARŞI KENDİ MEKANLARIMIZI, SEMBOLLERİMİZİ YARATMALIYIZ’

Sömürgeci mekân kullanımına karşı, sistemin simge ve sembollerinden kurtulmak gerektiğini, kendi simge ve sembollerinin yaratılması gerektiğini belirten Ramazan Çeper, sömürgeci zihniyetin eserlerine karşı yeni direniş yöntemleri yaratılması gerektiğini söyleyerek, sözlerini şöyle sonlandırdı:

“Bunlara karşı neler yapılabileceğine ilişkin sorunuza özetle şöyle cevap vereyim: Irkçı, sömürgeci ya da cinsiyetçi mekân tasarımları karşısında, kendi mekân tasarımlarımızı ortaya koymak en kalıcı çözüm yöntemidir.

Lefebvre, reel sosyalist ülkelere dönük eleştirilerinde, yıkılmalarının nedenlerinden birinin; kapitalist mekân tasarımları içinde -bütün ulaşım sistemi, barınma sembol, simge ve göstergelerin kapitalist sisteme göre yapılandırıldığı yerde, sosyalist inşayı bu alanda gerçekleştirememeye ve kendini kapitalizmin ilişki ağı içerisinde hapsetmeye neden olduğunu söyler.

Biz de demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmaya uygun olarak, kendi alternatifimizi her alanda örgütlemek durumundayız. Sömürgeci sembollere, simgelere, anıtlara karşı yeni direniş ağları, kodlar ve post-politik çerçeve içinde dekolonyal bağlamlarda fiili durumlar oluşturulabilir.

Örneğin, bunları parodileştirme, anlamlarını ters yüz etme sadece bir yöntemdir: Bir aslan heykeline kedi kostümü giydirmek ya da askeri şefi palyaçoya dönüştürmek, basit yöntemlerle anlam bozumuna uğratır.

İkinci yöntem ise, George Floyd eylemlerinde, Avrupa’daki kitlelerin gösterilerinde köle tacirlerinin heykellerini yıkması gibi; ırkçı her türlü anıt, sembol ve simgeler kitlesel gösterilerde ‘kitlesel tepki’ halk eylemi olarak yerinden sökülebilir.

Fakat tüm bunlara gerek kalmadan, kentlerle ilgili bütün kararların yerel yönetimlerde olması gerektiğini; baraj, termik santral, HES-JES gibi makro ölçekli doğa tahribatına neden olan inşalardan tutalım de kentin merkezi yerlerine inşa edilen anıt-sembol ve simgelere kadar, belediyelerin karar ve inisiyatif alanları olması için yasal güvence sağlanmalıdır.

Yasal güvencenin sağlanması durumunda, belediyeler tüm bu ‘çöpleri’ kolaylıkla temizleyebilirler.”