O, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin bir efsanesidir: Öncü bir sosyalist militan olarak Heval Rıza Altun, gerçekten olağanüstü bir hayat sürdü. 1974 yılında Abdullah Öcalan ile tanıştıktan sonra hayatını Kürt halkının özgürlük mücadelesine adadı. 45 yıllık direnişçi hayatı boyunca Türkiye'de, zindanlarda, Ortadoğu'da, Avrupa'da ve Kürdistan dağlarında mücadele etti. 25 Eylül 2019 günü Kürdistan'da bir Türk insansız hava aracı saldırısında hayatını kaybetti. Romanlara konu olabilecek bir kahramandı, ama onun isyankar hayatı gerçekti.
2018’in sıcak bir Haziran gününde, meyve ağaçlarının altından geçerek buluşma noktasına vardık. Orada, diğer üç gerillayla birlikte büyük bir ceviz ağacının altında oturuyordu. Sonrasında öğrendik ki burayı, ceviz ağacının gölgesinin serinliğinin yanı sıra güvenlik için seçmişti. Sebepsiz yere burada değildi; Kürt özgürlük savaşçılarını kanun kaçağı ilan eden Türk devletinin hedefindeydi.
Irak ve İran arasında keyfi çizilen sınırda, Zagros Dağları'nın bir parçası olan Kandil Dağları'ndaydık. Yaklaşık 100 km daha kuzeyde Türkiye sınırı, batıda ise Suriye sınırı bulunuyordu. Ancak Kürdistan, bu keyfi sınırlara meydan okuyordu.
Rıza Altun, ince bedenini örten gri-yeşil renkli Kürdistan gerillalarının üniformasını giymişti. Yüzünde bir gülümsemeyle bizi karşıladı. Yaklaşık on yıl önce Paris'te görüşmemizden beri saçları grileşmişti. Ancak misafirlerine karşı nezaketi ve sıcaklığı değişmemişti. Sert görünüşünün aksine, bizi mütevazı ve sevgi dolu bir sıcaklıkla karşıladı. Gülümseyerek bana, “Sen de hiç yaşlanmıyorsun” dedi.
DAĞLARDA MİSAFİRPERVERLİK
Sevgi ve samimi şefkatini ifade ederken esprili davranırdı. Önce bize soğuk su ikram etti. “Bakın, bu organik su, Avrupa'da nadiren bulunur ve çok pahalıdır” dedi gülümseyerek ve bu suyu şişelerden değil, doğrudan kaynaktan aldıklarını ekledi. “Şanslısınız, bugün Kandil bölgesinde uçan İnsansız Hava Aracı (İHA) yok. Bu yüzden ateş yakıp size çay ikram edebiliyoruz.”
“Gerilla çayı” siyah çaydan yapılmış, odun ateşinde kara demlikte kaynatılmıştı. Ateşten çıkan duman, gerillaların orada olabileceğini gösterdiğinden bu ateş çukurları hızla hedef haline geliyordu. Biz çay içerken grubumuzu tanımak için sorular sordu. Avrupa'dan Kürdistan dağlarına gelip buradaki devrimi araştırmak ve haber yapmak için gelen grubun ne kadar önemli olduğunu vurguladı. Genel olarak, Kürt Özgürlük Hareketi’nin uluslararası düzeyde kriminalize edilmesi nedeniyle bu konuya ilgi sınırlıydı.
Almanya'daki TATORT Kürdistan kampanyasından bir grup olarak, Kürt devriminin önemli bir öncüsüyle tanışma fırsatı bulduğumuz için çok heyecanlıydık. Kürdistan'daki devrimin çatı örgütü olan Kürdistan Topluluklar Birliği (Koma Civakên Kurdistanê- KCK) Yürütme Konseyi'nin bir üyesiyle görüşmek istiyorduk ve Rıza Altun'un da katılacağını öğrendiğimizde çok sevindik.
2012'den beri KCK'nin Dış İlişkiler Komitesi'nin kurulmasında önemli bir rol oynamıştı. Diplomatik faaliyetlerin yanı sıra, sorumlulukları arasında Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin ideolojik ve politik pozisyonunu dış dünyaya açıklamak ve temsil etmek de vardı. Röportajlarında Kürdistan ve Ortadoğu'daki siyasi gelişmeleri ayrıntılı bir şekilde analiz ediyor, dünya çapındaki direnişçilere ve sosyalistlere felsefi perspektifler sunuyordu. Büyük bir hayranlık ve ilgiyle beş saatten fazla bir süre Heval Rıza'yı dinledik ve ayrılmayı hiç istemiyorduk.
Arada bir mola sırasında, dağların ortasında grubumuz için lezzetli bir yemek hazırlandı. Yemeğimizi yedikten sonra Heval Rıza, gruba yemeği kendisinin hazırladığını söyledi. Benim için bir teyit olan bu durum, grubumuz için bir sürprizdi. Çünkü 2002-2007 yılları arasında Paris'te ve ardından çeşitli diğer toplantılarda birlikte geçirdiğimiz zamandan beri onun özverili doğasını tanıyordum.
KÜRDİSTAN: BÜYÜK ZORLUKLAR İÇİNDEKİ DEVRİM
Yoğun tartışmalarımız daha sonra “Stratejik müttefiklerimiz, bu dünyanın sistem karşıtı güçleridir” başlıklı bir broşürde (Almanca) yayınlandı. Broşür, kapitalizmin yapısal krizini, dünya çapındaki siyasi durumu ve Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin bakış açısından enternasyonalizmin karşılaştığı zorlukları ayrıntılı olarak anlatıyor.
Kürdistan'daki devrim kadar zor bir devrim yoktur. Yine de kimse devrim için gösterdiğimiz çabaların özellikle büyük veya olağanüstü olduğunu söylemedi. Çünkü dünyadaki en büyük zorluklarla mücadele ediyor ve en ilginç yaklaşımlarla devrimin yolunu açmaya çalışıyoruz” dedi ve Batı Kürdistan'daki gelişmelere atıfta bulundu. Orada, Suriye'nin kuzey ve doğusundaki Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde, “Arap Baharı” ve ardından 2011'de Suriye'de Esad rejimine karşı çıkan ayaklanmanın ardından özerk bir yönetim (Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi, halk arasında “Rojava” olarak bilinir) kuruldu.
Rojava Devrimi, özgürlük mücadelesinin bir kazanımıdır. Orada kurulan toplumsal siyasi model, Suriye'de devam eden çatışmaya rağmen Kürtler, Araplar, Asuriler, Ermeniler, Êzidîler ve bölgedeki diğer birçok etnik grubun birleşik gücüne dayanmaktadır. Her düzeyde toplumun kendi kendini örgütlemesini ve kadınların özgürlüğünü teşvik eden demokratik konfederalizm kavramı, bu modelin merkezinde yer almaktadır.
Daha önce, Kürt Özgürlük Hareketi’nin mesajını uluslararası kamuoyuna ulaştırması çok zordu. Türk devleti, ayaklanmaya karşı (elindeki tüm gayri meşru araçları kullanarak) savaşırken; jeostratejik, ekonomik ve siyasi tavizler karşılığında PKK'nin uluslararası düzeyde kriminalize edilmesini “meşru” bir devlet olarak talep etti. Sonuç olarak, ana akım siyasette ve ana akım medyada kurbanlar fail, failler ise kurban haline geldi.
Ancak bu önlemler direniş savaşçılarını yıldırmadı. Altun, parlayan gözlerle inancını şöyle ifade etti: “Mücadele zorluklarla dolu, ancak tüm bu zorlukların en heyecan verici yanı, özgürlüğün kendisinin arayışıdır. Bu arayış nefes kesicidir.”
Sistem karşıtı güçler ve özellikle bu dünyanın sosyalistleri için Rıza Altun, hayatı boyunca baskıya karşı kararlı bir şekilde direnmenin ve özgürlük için savaşmanın olağanüstü bir örneğini sergileyen bir umut taşıyıcısı ve ilham kaynağıydı. Abdullah Öcalan'ın önderlik ettiği Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin tarihi, aynı zamanda onun tarihidir.
TARİH İÇİNDE TARİH
1978'de kurulan Kürdistan İşçi Partisi (PKK), tüm Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin çekirdeğini oluşturur. 12 Mayıs 2025'te PKK, Türk devleti ile yenilenen barış süreci kapsamında kurucuları Rıza Altun ve Ali Haydar Kaytan'ın şehit olduğunu, kendi feshini ve silahlı mücadelenin sona erdiğini duyurdu. Bu süreçte hareket, mücadelesinin biçimini ve kurumsallaşmasını yeniden tartışıyor.
Yarım asırlık mücadelesinde PKK, Kürt halkının varlığını, haklarını ve onurunu güvence altına almak için sosyal ve siyasi değişim mücadelesinin ön saflarında yer aldı. 15 Şubat 1999'da uluslararası bir komplo sonucu kaçırılan ve o günden beri İmralı Adası'nda tutuklu bulunan Abdullah Öcalan'ın liderlik rolü bu süreçte belirleyici oldu.
Öcalan, PKK'nın 12. Kongresi'ne hitaben yazdığı Manifesto'da şunları söyledi: "PKK, Kürdistan'ın gerçekliğini görünür kılan ve varlığını yok edilemez hale getiren bir harekettir. Bir sonraki adım, özgürlüğü elde etmektir. Özgür toplum, komünalite temelinde ve ahlaki-politik çizgide şekillenecektir. Bu adımın gerçekleştirilmesi PKK ile mümkün görünmemektedir.” Yasal ve resmi tanınma gerekliliği devam etse de Öcalan, “Kürtlerin varlığı tanındığına göre ana hedef gerçekleştirilmiştir” dedi.
Abdullah Öcalan'ın hedefleri, Hareketin hedefleridir: İnkâr, baskı ve asimilasyonun ötesinde bir varlık; Kürt toplumu için özgür, demokratik, ekolojik bir gelecek. Tüm bunlar, yaşadıkları devletlerde kadınların özgürlüğü temeline dayalıdır. Bu, PKK'nın 12. (ve son) kongresinde teyit edilmiştir.
İLHAM VEREN ÖNCÜLER: ALTUN VE KAYTAN
Öcalan, şehit düşen iki yoldaşına da taziye mesajı gönderdi: “Ulusal varlık ve demokratik komünalite mücadelemizdeki yerleri daimidir. Yeni dönemin paradigmasına ve kurumsallaşmasına da temel esinleyici değerleri olarak rollerini sonsuza kadar oynayacaklardır. Daimi yol göstericiler olarak mücadelemizde yaşatacak ve yaşayacaklardır.”
Öcalan ve 3 Temmuz 2018'de şehit düşen Ali Haydar Kaytan, 1972'de Ankara'da okurken tanışmışlardı. Onun Kürt Özgürlük Hareketi’ndeki rolü, başka bir makalede daha ayrıntılı olarak ele alınmalı; Altun'unki kadar önemli, farklı ve öğreticidir. Takip eden yıllarda Haki Karer, Kemal Pir ve Duran Kalkan (hepsi Türk kökenlidir) ile Kürt olan Mazlum Doğan, Mehmet Hayri Durmuş, Cemil Bayık, Mustafa Karasu ve Rıza Altun gibi üniversite topluluğundan diğer yoldaşları da kendilerine katmışlardır.
Tuzluçayır'da buluşuyorlardı. Tuzluçayır, Ankara'nın yoksul bir mahallesiydi ve o dönemde Altunlar gibi birçok solcu ve Kürt-Alevi ailenin yerleşmiş olması nedeniyle “Küçük Moskova” olarak biliniyordu. Bu, “yurtsuz” oldukları bir ülkede üçüncü kez yer değiştiriyorlardı. Ekonomik zorluklar ve komşu köylerden gelen milliyetçi Türklerle yaşanan baskılar nedeniyle Rıza Altun, altı yaşındayken ailesiyle birlikte Sarız'ın Küçüksöbeçimen köyünden ayrılmak zorunda kaldı. Diğer köylüler gibi, Dersim ve Sivas bölgelerinden gelen Alevi Kürtler’den olan ailesi de Türk devletinin dışlama ve ayrımcılık politikalarına direndikleri için zorla yerleştirilmişti. Bu nedenle o zamanlar bile direniş geleneğine aşinaydı. Erken yaşlarda asimilasyonu ve baskıları reddetmeyi öğrendi.
‘HER ZAMAN KÖTÜLÜĞE KARŞI KENDİNİ SAVUN’
Henüz çocukken, annesi Hatice ona isyan yolunu göstermiş ve böylece onu ileriki hayatına hazırlamıştı: "Bana ağlayarak gelme. Her zaman kötülüğe karşı savaşmalısın; ancak bu şekilde ayakta kalabilirsin.” Bu geçmiş, Rıza Altun'un Tuzluçayır'da tanıştığı yeni “arkadaş” grubuna hızla entegre olmasına şüphesiz yardımcı oldu.
Mahallesinin anti-faşist savunma grubunun lideri Rıza Altun'du. Liderlik vasıfları, Kemal Pir'in dikkatini çekmişti. Kemal Pir'in de üyesi olduğu, Öcalan'ın etrafındaki o zamanlar henüz küçük olan grup, ideolojik ve politik olarak güçlüydü; ancak Rıza Altun'un grubu çok daha büyüktü. Teori ve ideoloji konusunda güçlü olan Kemal Pir, Altun'u harekete katılmaya ikna etmeye çalıştı. Öte yandan Altun, başlangıçta Pir'e şüpheyle yaklaşıyordu. Kemal Pir Türk'tü ve solcu mahallede bağlantılar ve yeni arkadaşlar arıyordu. Altun, şüphelerini gidermek ve Pir'i test etmek için onu komşu bölgedeki faşistlere karşı eylemlerde yer almaya davet etti.
“Kemal, grubumdaki birçok kişiden daha sert bir şekilde faşistlerle mücadele ettikten sonra şüphelerim hızla ortadan kalktı. O, güçlü bir hatip ve aynı zamanda yılmaz bir eylemciydi. Bu bana ilham verdi. Zamanla ona hayran olmaya başladım, çünkü o neredeyse orada eylemler ve tartışmalar gelişiyordu.”
Rıza Altun'u Öcalan'la tanıştıran da Kemal Pir'di. Rıza Altun kısa sürede gruba kabul edildi. Bu süre zarfında Tuzluçayır'da Rıza Altun'un evi ve ailesi düzenli olarak grubu ağırladı; Hatice Ana sık sık yemek pişiriyor, Rıza'nın arkadaşlarına sevgi ve şefkatle bakıyordu.
ÖZGÜRLÜK HAREKETİNİN ÇEKİRDEĞİ ANKARA’DA OLUŞUYOR
Birçok toplantı yaptılar ve yeni yoldaşlar aradılar. Ancak henüz bir parti kurmayı veya silahlı mücadeleyi düşünmüyorlardı. 1970'lerin ortalarında, Ankara'da sosyalizmi temel alan, ancak Kürdistan'da yeni bir şey arayan yaklaşık 25 kişilik solcu öğrenci ve gençlerden oluşan bir gruptu. O dönemde, dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi, sol, Türkiye siyasetinde de heyecan yaratıyordu.
1972 baharında, Deniz Gezmiş ve iki arkadaşı da dahil olmak üzere Türk solunun ideolojik öncüleri Türk devleti tarafından idam edildi; Mahir Çayan ve arkadaşları idam cezalarını protesto ederken askeri bir pusuda öldürüldü. Bu ortam, başka bir protesto sırasında tutuklanan ve yedi ay hapis yatan Öcalan'ı etkiledi.
Bununla birlikte, bu devrimci solun halefleri, çeşitli şekillerde ortaya çıkan devletin Kürtleri inkârından da etkilendi. Türk solunun tutumu, başından beri Apocular grubunun veya Kürdistan Devrimcileri'nin doğal lideri olan Öcalan için bir ikilemdi. Grubun bu ikileme karşı mücadele yaklaşımı, sonraki yıllarda ona ivme kazandırdı ve Öcalan'ın devlet politikası nedeniyle “sömürge” olarak nitelendirdiği Kürdistan'da hızla yaygın destek kazanmasına yardımcı oldu.
DAYANIŞMA, SEVGİ VE VAZGEÇİLMEZLİK
Grubun bir fikri vardı; ancak bunu uygulamak için yeterli mali ve maddi kaynakları yoktu. Bugün milyonlarca insan tarafından desteklenen Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin ideolojik ve felsefi fikri, 1973-1978 yıllarında bu çekirdek grup tarafından geliştirildi. Bu grubun az sayıda üyesi bugün hâlâ hayatta.
Bu zorlu ilk dönemleri hatırlayan Rıza Altun, arkadaşlığın hayati önemini şöyle anlatıyor: “Grupta herkes, bir bütün oluşturmak için sürekli olarak elinden gelenin en iyisini yapmak zorundaydı. Elimizden gelenin en iyisini yaparak ve kendimizden fedakarlık yaparak gelişebildik. Bu, aramızda çok özel bir duygu ve atmosfer yarattı. Grubumuzun en önemli özellikleri, arkadaşlar arasında dayanışma, sevgi ve vazgeçilmezlikti. Bu nitelikler daha sonra özgürlük hareketimizin karakterini ve ruhunu şekillendirdi.”
Mayıs 1977'de, Apocular fikrini Kürt şehirlerine taşıyan Haki Karer, Türk devletiyle bağlantılı bir grubun komplosu sonucu Antep'te suikasta uğradı. Ankara'daki grup silahsızdı ve kendini savunmak için birkaç tabanca temin etmekte zorlanıyordu; şans eseri Altun bunları temin edebildi. Karer, Apocular'ın ilk şehit yoldaşıydı ve bugün bile Hareketin önemli bir ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Öcalan, ona büyük bir saygıyla “gizli ruhu” olarak atıfta bulunuyordu.
ALTUN’UN ANTEP’TEKİ GRUBU
Haki Karer'in ölümünden sonra Öcalan, ancak bir parti kurarak onun anısına layık olunabileceği sonucuna vardı. Ardından, 27 Kasım 1978’de Diyarbakır yakınlarında kurulan PKK'nin programını hazırladı. Ancak önce daha acil bir görev vardı: İntikam! Diyarbakır'da geçirdiği ciddi bir kazadan kurtulan Rıza Altun, bu görev için biçilmiş kaftandı. Öcalan, Altun'u Antep'e gönderdi. Antep'te düşmanlık yapan faşistler ve rakip Türkiye solundan bazı gruplar, Apocular'a yönelik saldırılarını yoğunlaştırmıştı.
Altun daha önce Antep'te aktifti, ancak ikinci ziyaretinin özel bir yanı vardı; bunu şöyle anlatıyordu: “Şiddetli saldırılar nedeniyle Antep'teki arkadaşlarımız dışarı çıkıp serbestçe hareket edemiyorlardı. Baskı çok büyüktü. Arkadaşımız Haki'nin öldürülmesinden sonra devlet tarafından kasvetli bir atmosfer yaratılmıştı. Önderimiz Öcalan, ‘Bu durumu artık kabul edemeyiz. Bir grup oluşturun ve buna karşı savaşın’ dedi.”
Ardından, beş güvenilir arkadaştan oluşan bir grup kurmuştu ve bu grubu şöyle anlatıyordu: “Bu, siyasi ve örgütsel gruplardan tamamen bağımsız ve özerk bir gruptu. Gerçek bir savunma savaşı vermemiz gerekiyordu, ancak Kalaşnikof gibi ağır silahlara ihtiyacımız vardı. Saldırıları püskürtmek için daha da korkutucu bir saldırı başlatmamız gerekiyordu. O zamanlar, grubumuzun sadece bir Kalaşnikofu vardı ve onu gerektiğinde kullanıyorduk. Onu Antep'e götürdük. Mevcut silahlarımızı onunla desteklediğimizde, pratikte yenilmez hale geldik. Üç ay içinde yapılması gereken her şey yapıldı. Antep'teki durum normale döndü. 1978 ortasında, önderlik faaliyetlerimizi durdurmamızı söyledi.”
TÜRK DEVLETİNİN HEDEFİNDE
O zaman bile grubun silahlı mücadele yürütmeye niyeti yoktu; daha çok siyasi olarak kendini kabul ettirmek istiyordu. Bu düşünceyle, Kürtlerin hakları için mücadele edecek siyasi, sosyalist bir parti kurmak için hazırlıklar yaptılar.
PKK'nin kurulmasıyla grup, Türk devletinin gözetimi altına girdi. Aynı zamanda, ordunun ülke çapında şiddetli bir baskı kampanyası mevcuttu ve bu ertesi yıl, 12 Eylül'de (1980) bir askeri darbeye yol açtı. 1979 yazında Mazlum Doğan, Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Mustafa Karasu ve Rıza Altun dahil olmak üzere onlarca öncü kadro çeşitli operasyonlarda tutuklanmıştı.
Askeri darbe, sol, muhalefet ve ilerici güçlere karşı şiddetli bir baskı dalgasına yol açtı. 600 binden fazla kişi tutuklandı, binlerce kişi işkence gördü ve 170'ten fazla kişi öldü. On binlerce kişi yurt dışına kaçtı. Hükümet devrildi, tüm partiler yasaklandı ve Kenan Evren öncülüğünde faşist bir askeri cunta kuruldu. Darbenin sonuçları, Türkiye’deki demokratik düzenin temellerini kalıcı olarak aşındırdı ve etkisi bugün hala Türkiye'deki siyaseti şekillendirmeye devam ediyor.
CEZAEVİ VE DİRENİŞ
1980 ve sonraki yıllarda, çok sayıda PKK kadrosu ve sempatizanı, Times'ın “Dünyanın en kötü şöhretli on hapishanesi” arasında gösterdiği Diyarbakır'daki 5 Nolu Cezaevi'nde hapsedildi. Buranın “Diyarbakır Cehennemi” olarak bilinmesinin bir nedeni vardı: Sadist askeri personel, siyasi tutukluları acımasız işkence yöntemleriyle kırmaya çalıştı. Altun, “Onlar insana benziyorlardı, ama insan değillerdi. Bize insan aklının alamayacağı şekillerde işkence ettiler” diyordu.
Ancak o ve arkadaşları kendilerini teslim almalarına izin vermediler. Ankara'daki hareketin bir başka öncüsü olan Mazlum Doğan, 21 Mart 1982'de siyasi bir mesaj vermek için hayatını feda edene kadar Diyarbakır Hapishanesi’ndeki direnişiyle ünlüydü.
Diyarbakır Hapishanesi’nin insanlık dışı koşullarını protesto etmek için Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek öncülüğünde bir grup, 14 Temmuz 1982'de açlık grevine başladı. “İşkenceye, zorla uygulanan askeri disipline ve tek tip üniforma giymeye son verilmesi” talebinde bulundular. Bu eylem, sadece hapishanelerdeki duruma dikkat çekmekle kalmıyor, aynı zamanda hapishane dışındaki insanlara da faşist askeri cuntaya karşı mücadeleyi yeniden alevlendirmek için bir mesaj göndermeyi amaçlıyordu.
Bu eylem sonucunda Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Ali Çiçek ve Akif Yılmaz hayatlarını kaybettiler. Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi'ndeki bu direniş, halkın desteğini güçlendirdi ve bugün hala harekete rehberlik eden “14 Temmuz Direnişi” kültürünü oluşturdu.
‘DİK DURUN’
Kemal Pir ve Mazlum Doğan'ın da aralarında bulunduğu cezaevindeki arkadaşlarının direniş eylemleri ve cezaevi dışındaki örgütlenme, Altun'a yeni sorumluluklar getirdi. Mahkumların liderliğini üstlendi ve sonraki birçok açlık grevine katıldı. Türkiye'de en az sekiz farklı hapishaneye nakledildi ve annesi onu ziyaret etmek için sık sık zorluklarla karşılaştı. Annesi, onun için zorluklarla karşılaştığında her zaman yanında olan bir koruyucu melek gibiydi. Nereye nakledilirse nakledilsin, askeri diktatörlüğe direnmeye devam etti ve böylece hapishane direnişinin sembol bir figürü haline geldi.
Cesaret, zeka ve sarsılmaz bir kararlılıkla diğer mahkumların onurunu, umudunu ve zihinsel dengesini korumak için mücadele etti. Altun, o günlere dair şu örneği veriyordu: "Bizi işkence ve hakaretlerle kırmaya çalıştılar. Bir gün bize tek tip kıyafet giydirmek istediler. Ben de sorumlu kişilerden biriydim. Önce beni alıp işkence ettiler. Sonra diğer tüm mahkumları avluda topladılar. Beni herkesin önünde yere attılar. Hapishane müdürü kıyafetleri ayaklarıma attı ve ‘Rıza, bundan sonra bu kıyafetleri giyeceksiniz ve seninle başlayacağız’ dedi. Ağzımdan kan akıyordu. Gözlerimi zar zor açabiliyordum ve diğer mahkumlara ‘Bunları giymeyeceğim. Ve giyen olursa da onlarla hesaplaşırım’ dedim.”
Yoldaşları da protestosuna katılmıştı, korkudan değil, ona karşı utanç duymamak için. Altun'un sarsılmaz iradesi başarıya götürecekti. “Aslında tek tip elbiseye geçişi engelledim, ama o kadar uzun süre işkence gördüm ki günlerce baygın kaldım” diye ekliyordu.
Heval Rıza, hapishanede kaldığı süre boyunca devlete karşı bir adım bile geri adım atmayı reddetti. Diğerlerinin umudunu kaybettiği yerde devam etme cesaretini gösterdi. Ona göre hedefine ulaşmak için her zaman bir yol vardı ve aynı şeyi diğer mahkumlara da öğretti. Bu, onun benzersizliği ve gücüydü.
Rıza Altun ile aynı hapishanede sekiz yıl geçiren Abdullah Kanat, “Altun, liderlik rolü üstlenen ve taviz vermeyen bir arkadaştı.” Bir başka hücre arkadaşı Mahmut Manas ise, “Onun direnci ve tavrı bizi her zaman cesaretlendirdi. Bize hep ‘Dik durun!’ derdi” diye anlatıyor.
1984: SİLAHLI MÜCADELENİN BAŞLANGICI
Hapishane direnişi, hapishane duvarlarının dışındaki Kürt Özgürlük Hareketi’ni de etkiledi. Ancak Öcalan, 1979'da Kuzey Kürdistan'ı terk ederek Lübnan'a gitmişti (Kuzey Suriye'deki Kobanê üzerinden). Çok sayıda tutuklama nedeniyle zayıflayan hareket, siyasi olarak örgütlenmeye çalıştı. O dönemde, İlerici Filistin Hareketi, birçok uluslararası hareketin bir araya geldiği, fikir ve deneyimlerin paylaşıldığı bir yerdi. PKK bundan yararlandı ve 1982'den itibaren Suriye kontrolündeki Lübnan'ın Bekaa Vadisi'nde askeri olarak örgütlendi; burada bir eğitim kampı kurdu.
15 Ağustos 1984'te PKK, Türk ordusuna karşı silahlı mücadele başlattı ve bu mücadeleyi 1980'ler boyunca sürdürdü. Bu gerilla savaşı, Türk devletinin inkâr politikasını yıktı. Kürt sorunu ve çatışma manşetlere taşındı; hem yurt içinde hem yurt dışında tartışmalar başlattı. Yurtdışına çıkan Kürtler, özellikle Avrupa'da örgütlendi ve büyük gösterilerle konuyu uluslararası gündeme taşıdıl. Kürt halkının PKK'ye desteği ve buna karşılık uluslararası devletlerin Türkiye devletine desteği her geçen gün arttı.
NATO, üye devletini tam olarak destekledi ve bu destek, PKK'nin özgürlük mücadelesinin kriminalizasyonunu da içeriyordu. PKK'nin yoğunlaşan askeri eylemleri nedeniyle, 1987 yılında Kenan Evren'in yönetimi altında Türkiye'nin Kürt illerinde olağanüstü hal ilan edildi.
PKK'yi toplumsal destekten mahrum bırakmak amacıyla bu yıllarda, Türk ordusu tarafından 4 binden fazla Kürt köyü yıkıldı. Binlerce “faili meçhul” cinayet işlendi, binlerce kişi kayboldu ve milyonlarca Kürt, sistematik bir demografik değişim yoluyla Avrupa ile Türkiye'nin şehirlerine sürüldü. Sayısız katliam, tecavüz, işkence ve tutuklamanın belgeleri, insan hakları örgütlerinin arşivlerinde bulunabilir.
RIZA ALTUN SERBEST BIRAKILDI
1989 yılına kadar Turgut Özal, Kenan Evren'in faşist askeri cuntası altında resmi olarak başbakanlık görevini yürüttü. 31 Ekim 1989'da parlamento tarafından sivil cumhurbaşkanı seçildi. Kürt sorununu yatıştırmak amacıyla, büyükannesinin Kürt olduğunu vurguladı ve aynı zamanda çeşitli kanallar ve yollarla PKK ile ateşkes görüşmeleri yürütmeye çalıştı.
İlk görev döneminde, 1992 yılında Rıza Altun ve Mustafa Karasu da dahil olmak üzere birçok siyasi tutukluyu serbest bıraktı. Ancak bu, siyasi bir mesaj vermek için yapılan bir girişimdi. Hapishanedeki arkadaşlarını sık sık şakalar ve mizahla güldürdüğü için idam cezasına çarptırılmış Altun, serbest bırakılacağını ilk duyduğunda bunun bir şaka olduğunu düşündü. Hapishane yetkilileri kararı okuduğunda ve diğer mahkumlar gözyaşlarına boğulduğunda, durumun ciddiyetini ancak anladı.
1992'de sürpriz bir şekilde serbest bırakıldıktan sonra Altun, Türkiye'yi hızla terk etti ve Abdullah Öcalan'ın yürüttüğü Şam'da yeni açılan parti akademisine gitti. Türkiye'nin siyasi ve tarihi rakibi olan Suriye hükümeti, Türkiye ve ABD'nin baskısı nedeniyle kapatılana kadar parti akademisine yer sağladı.
Altun bu dönemi şu sözlerle anlatıyor: "O zamanlar Önder Apo Halep'te yüksek bir binada yaşıyordu. Mustafa Karasu ile oraya vardığımızda, girişe inip bizi büyük bir sevinçle ve kucaklaşarak karşıladı. ‘Bunu başarmış olmak çok anlamlı’ dedi. Bir süre sonra birlikte Şam'daki akademiye gittik; orada birlikte kaldık, tartıştık ve çalıştık. Karasu daha sonra sorumlu olarak Avrupa'ya gitti, ama ben uzun süre orada kaldım. Sorumlu olarak İran'a gidene kadar orada birçok faaliyette, özellikle diplomatik çalışmalarda bulundum.”
Altun, Ankara'daki ilk günlerinde olduğu gibi hareketin iç çevresinin bir parçası oldu ve 1993'teki ilk ateşkesin hazırlanması da dahil olmak üzere, hareket adına diplomatik görüşmelere eşlik etti. Ayrıca 20 Mart'ta Öcalan ile birlikte Beyrut'ta düzenlenen basın toplantısına katıldı. Bu toplantıda PKK, (çeşitli aracılar aracılığıyla) Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile siyasi bir çözüm arayışındaydı. Bir çözüm arayışında olan Özal, 17 Nisan 1993'te, ateşkes teklifine yanıt vermeyi planladığı gün, gizemli bir şekilde öldü.
SİLAHLI ÇATIŞMAYA DÖNÜŞ
Bu olay, ateşkes ve siyasi, barışçıl bir çözüm sağlanması yönündeki çabaları açıkça sabote etti. Ardından ortaya çıkan iktidar boşluğunda, Türkiye'nin siyasi liderleri silahlı çatışmayı yeniden alevlendirdi. Türkiye ve ordusu, NATO'nun uluslararası desteğiyle çatışmada üstünlük sağladı. Birçok siyasi, ekonomik ve jeostratejik taviz karşılığında, PKK'nin direniş mücadelesi birçok ülkede kriminalize edildi ve terör örgütü olarak şeytanlaştırıldı; önce ABD'de, ardından 2002'den itibaren AB'de. Uluslararası toplum, PKK'yi yalnızca Türk milliyetçiliği ve devlet doktrini merceğinden gördü. Gerçek, sistematik karalama kampanyaları ve siyasi propaganda ile tanınmayacak kadar çarpıtıldı.
Bununla birlikte Öcalan ve PKK, Türk siyasetinde temas kurma çabalarını sürdürdü. Öcalan, sorunu siyasi ve barışçıl yollarla çözmek için büyük bir azimle çabaladı. Bu çabaları başarısız olunca, konuyu uluslararası arenaya taşımaya bile çalıştı. 1999'da uluslararası bir komplo ile Türkiye'ye kaçırılmadan önce, siyasi bir çözüm için uluslararası destek aramak üzere aylarca Avrupa'da kaldı.
Bu süre zarfında Altun, hareketin ona ihtiyaç duyduğu her yerdeydi: Bazen Lübnan, İran ve Irak'ta hareketin diplomatı ve temsilcisi olarak; bazen Irak'ta Maxmur Mülteci Kampı’nın kurulmasında sosyal sorumluluk sahibi bir politikacı olarak; bazen de Kürdistan dağlarında ideolojik eğitmen ve gerilla komutanı olarak.
AVRUPA’NIN İLHAM VERENİ
2001'den itibaren Altun, hareketin fikirlerini Avrupa'daki Kürt örgütlerine aktarmak için çalıştı. Gençlik ve kadın hareketleri ile sürgündeki örgütsel yapılar arasında bir köprü görevi gördü ve onlara ideolojik ve siyasi yön verdi.
2004'te Paris'te bir seminere katılan ve onun konuşmasından ilham alan birçok katılımcıdan biriydim. Her yerde hüküm süren kötülüğe karşı siyasi mücadele vermenin ve kişisel azmi belirlemenin ne kadar önemli olduğunu vurguluyordu. Kendi hayatından örnekler veriyor, “Düşünme ve hareket etme konusunda özgüven geliştirmek için yoğun bir öz eğitim gereklidir. Özgüvenle hareket eden ve sorumluluk almaya hazır devrimci bireyler, içinde bulundukları durum ne kadar zor olursa olsun, süreçleri etkileyebilirler” diyordu.
Mücadelenin dönüm noktası olan hapishanedeki direniş hakkında çok konuştu. Kemal Pir'den bahsettiğinde hayranlığı hissedilebiliyordu; gözleri parlıyor ve onu kendisine büyük etkisi olan bir okul olarak tanımlıyordu. Genç bir gazeteci olarak, Altun'la birkaç kez görüşme ve ona birçok soru sorma şansına sahip oldum. Hareketin tarihi ve uluslararası yönleri hakkında uzun uzun konuştu; ancak ne yazık ki bu konular kriminalize edildiğinden uluslararası düzeyde çok az ilgi gördü. Onunla en son 2007'de, Kürdistan dağlarına dönmeden önce Avrupa'da görüşmüştüm.
SENİ YOK ETMEK İSTEYEN HER ŞEYE KARŞI HER YERDE DİRENİŞ
Yıllarca görüşlerinden faydalanmak için ona sorular gönderdim. 2015 yılında bana Kobanê'deki direnişin (IŞİD'e karşı) hareketin ruhunu nasıl somutlaştırdığını anlatmıştı: “Her yerde direniş, seni yok etmek isteyen her şeye karşı, son saniyeye ve fırsata kadar.”
Onun kadar sosyal, politik ve teorik olarak ikna edici çok az insan tanıdım. Bu da onu, benim ve birçokları için çok özel bir devrimci ve umut kaynağı yapıyor.
Bu ikna kabiliyetini en yakın ailesiyle de paylaşıyordu. Üç kız kardeşi ve dört erkek kardeşi de siyasi olarak aktifti ve çocuklarını da aynı yolu izlemeye ikna etmişlerdi. Küçük kardeşi Haydar (Kara Ömer), Rıza Altun hala hapisteyken 1991 yılında Heftanîn'de gerilla komutanı olarak şehit edildi.
Yeğenlerinden üçü gerilla olarak kurtuluş mücadelesine katıldı; bunlardan ikisi hayatını kaybetti: Salih Doğan Yıldırım (Cumali) 2005 yılında Türk ordusuyla yapılan bir çatışmada, Sinan Altun (Doğan) ise 2006 yılında İran topçuları tarafından hayatlarını kaybetti.
Türk devleti ve müttefiklerinin sistematik suçlamalarına yanıt olarak, 2012'den itibaren Rıza Altun tarafından kurulan ve yönetilen KCK Dış İlişkiler Komitesi, uluslararası kamuoyunu ve politikacıları Kürdistan'daki hareket hakkında sürekli olarak bilgilendirdi. Bu, kaçınılmaz olarak Türk devletinin tepkisini çekti ve onu hedef aldı. Bir yıl içinde, üç ayrı insansız hava aracı saldırısında yaralandı ve dördüncü saldırıda, 25 Eylül 2019'da Kandil Dağları'nda hayatını kaybetti.
Burada açık bir çelişki var: Bir yandan uluslararası devletler insan haklarını korumak istediklerini defalarca vurgularken öte yandan, Türk devleti tarafından kullanılan insansız hava araçları uluslararası destekle üretiliyor. İlk iki saldırı ve ardından gelen diğer saldırılarda, komitede aktif görev alan Rıza Altun'un en az altı yakın arkadaşı hayatlarını kaybetti.
Cemil Bayık, PKK'nin kurucu üyesi ve KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı’dır. Altun'un Ankara'dan ilk arkadaşlarından biri ve özgürlük mücadelesinin birçok alanında onunla birlikte çalıştı. Bayık daha sonra, Altun ve komitenin çalışmalarını sürdürmesinin Türk devletinin katliamcı politikaları açısından kabul edilebilir olmadığı için hedef alındığına inandığını vurguladı. Yani, halkla ilişkiler çalışmalarıyla Kürdistan'daki gelişmelere ve hareketin perspektifine ilişkin uluslararası farkındalığı artırmaya çalıştığı için özellikle hedef alınmıştı.
Bayık, Rıza Altun için şunları söylüyordu: "Heval Rıza büyük bir devrimci, büyük bir sosyalist ve engellerin onu asla caydırmasına izin vermeyen tutkulu bir yoldaştı. Şehit olana kadar Önder Apo ile yoldaşlığını sürdürdü. Bu temelde, benimle ve her şeyden önce hareketten arkadaşlar ile de örnek bir yoldaşlık sürdürdü. O benim yoldaşımdı ve birlikte mücadele yürüttük. Beni etkiledi. Onun mücadeleciliğinden çok şey aldım ve almaya da devam edeceğim.”
Benzer şekilde, KCK Yürütme Konseyi üyesi ve Ankara'daki ilk günlerden beri yoldaşı olan Duran Kalkan, Altun'u şöyle tanımlıyordu: “En zor koşullarda, imkansız görülen yerlerde, büyük cesaret, özveri, yaratıcılık ve inisiyatifle mücadelemizin eylem çizgisini şekillendirmede büyük katkı sağladı ve düşmana karşı mücadelesinde galip geldi.”
HEVALLER VE HEVAL RIZA
Mizahı ve zekâsı ile Heval Rıza, hayatın derinliklerini ve zorluklarını bilen, ancak ona olan tutkusunu asla kaybetmeyen bir devrimciydi. Zor koşullarda bile insan ilişkilerinde temsil edilen hayatın güzelliğini korumaya çalışıyordu. Bir devrimci için hayatın ne kadar zor olabileceğini daha fazla açıklamaya gerek yok. Rıza Altun, “Onlara karşı koymak zorundasınız ve mizah bunu yapmak için iyi bir yoldur” demişti. Siyaseti katı ve tatsız değil; neşeli, ikna edici ve yaratıcı hale getirdi.
Nerede olursa olsun, Heval Rıza karizmatik ve sevilen idi. Kürtçe’de ‘heval’ ‘arkadaş’ anlamına gelir; ancak bundan daha fazlasını kapsar. Özgürlük mücadelesi sırasında bu terim, hayatlarını devrime adayan on binlerce PKK kadrosu ile eşanlamlı hale geldi.
Milliyetçiliğe, ırkçılığa, ataerkil toplum biçimlerine ve özellikle kapitalizme karşı çıkan sosyalistler olan bu militanlar, maddi şeylere ilgi duymazlar; para veya mülk gibi şeyleri tercih etmezler. Hayatları, idealler, fikirler ve bunları hayata geçirme motivasyonuyla zenginleştirilmiştir. Bu nedenle, onları takip edenlerin bunu şu şekilde ifade etmesi büyük bir övgü ve saygıdır: “Bizi ikna eden sadece söyledikleri değil, aynı zamanda yaşam biçimleridir.”
Altun'un annesi Hatice, bir keresinde şöyle demişti: “Hevaller evimize geldiğinde, meleklerin bizi ziyaret ettiğini düşünüyorduk.”
Hevaller, sefalet ve baskı altında yaşayan insanlar çıkış yolu göremediklerinde, her zaman oradaydılar. On binlerce kişi, koşulları değiştirmek, özgürlük ve onurlu bir yaşam için alan yaratmak uğruna hayatlarını kaybetti. Özgürlük mücadelesi boyunca, özgür, onurlu ve eşit bir yaşamın etik anlayışı için hevaller kendi direniş kültürlerini geliştirdi. Bu kültürü ve ilkeleri günlük yaşamlarında uyguladı.
Heval Rıza, Kürdistan'daki bu yeni direniş kültürünün taviz vermeyen bir öncüsüydü ve hâlâ da öyle.
Heval Rıza bir röportajda, mücadelenin başarılı sonuçları konusunda Türk devleti ve dünyanın şaşırdığı kadar, kendilerinin de şaşırdığını şöyle açıklamıştı: “O zamanlar Ankara’da bugünkü gelişmeleri hayal bile edemezdik. Anahtar kavramımız direniştir. Her yerde ve yanlış olan her şeye karşı direnmeye karar verdik. Bu, milyonlarca insanın tüm kaynaklarıyla bizi desteklediği Kürdistan’da yankı buldu. Kürdistan'da kadınları, halkları ve demokratik konfederalizm gibi birçok diğer devrimci süreci de içeren bir devrim gerçekleştirdik.”
KIRK BEŞ YILLIK MÜCADELE
65 yaşındaki Heval Rıza Altun, 45 yıllık kesintisiz devrimci mücadele ve direnişin doruk noktasında mücadele ederken hayatını kaybetti. Ancak bu, sadece savaşçılık ya da şiddet sevgisinden seçilmiş bir yaşam değildi; devrimci eylemleri de belirli bir fiziksel mekâna bağlı değildi. Aksine, fiziksel dünyayı aşan bir yaşam için savaştı ve yaşadı: Sevgi, direniş ve onurla dolu akıcı bir yaşamdı onunkisi.
Kürdistan'daki hevallerin tarihi ve özgürlük mücadelesi hakkında daha derinlemesine bilgi edinmek isteyenler için, Heval Rıza'nın yaşamı ve mücadelesi büyüleyici bir başlangıç noktasıdır. O, Kürdistan'da yaşadığı dönemin umutsuz insanlarına umut veren bir direniş savaşçısıydı. O, gezgin bir gerillaydı ve her şey kaybedilmiş gibi göründüğünde direnmeyi seçti.
Mücadele ettiği her yerde düşmanlarına karşı koydu. Kökünden koparılmakla başlayan hayatı, onun için en anlamlı olan yerde, Kürdistan dağlarında sona erdi. Dağlar onun için sadece bir sembol değil, bir gereklilikti; kendini gerçekleştirebilmek için en önemli yeri haline geldi:
“Dağlar bize gerçek anlamda özgür olma fırsatı verir. Dağlar sadece sığınacak bir yer değil, özgürlük mücadelemiz için bir ön koşuldur. Birçoğumuz için dağlar vazgeçilmez bir yaşam alanı, bir yaşam biçimi haline gelmiştir.” Sözleri, eylemleri, karşılaşmaları ve fikirleriyle geride bıraktıkları hâlâ yaşıyor. Kalplerimizde, bilincimizde, direnişimizde...
Tüm ailesini ve temas kurduğu herkesi özgürlük mücadelesine dahil etti. “Canlı” bir hayat yaşamak isteyenler için harika bir örnektir: İnsanlığı sevmek ve ezilenleri özgürleştirmek için Heval Rıza gibi bir karaktere sahip olmak gerekir.
Bilge insanlar, ölümden sonra maddi varlıkları yanlarında götüremeyeceklerini söylerler; sonuçta, gerçekten değerli olan, bir kişinin yaşadığı hayat, başkalarının zihinlerinde ve kalplerinde bıraktıklarıdır. Bu açıdan bakıldığında, Heval Rıza maddi varlıklara hiç önem vermedi. Ne bir evi ne bir arabası ne de finansal varlıkları vardı; ama hayatı ve çalışmalarıyla Kürdistan'da bütün bir direniş kültürü yarattı.
Bu metinde, tanıma ayrıcalığına sahip olduğum ve hayatımda önemli bir rol oynayan Rıza Altun hakkında okuyuculara biraz fikir vermeye çalıştım. Mücadeleci hayatında Che Guevara, Ho Chi Minh, Bobby Sands, Rosa Luxemburg, Thomas Sankara, Thomas Müntzer, Sakine Cansız, Antonio Gramsci ve daha pek çok kişinin geleneğini sürdürdü.
DEVRİMCİ, SOSYALİST VE EVRENSEL EĞİTİMLİ ENTELEKTÜEL
Neredeyse 100 yıl önce, faşistlerin hapishanesinde Antonio Gramsci en önemli düşüncelerinden birini şöyle kaydetmişti: “En kötü korkuların karşısında umutsuzluğa kapılmayacak ve aptallığın coşkusuna kapılmayacak ciddi ve sabırlı insanları yaratmak gereklidir. Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği...”
Gramsci'ye göre tüm insanlar entelektüel yeteneklere sahiptir, ancak hepsi entelektüelin sosyal rolünü üstlenmez. Heval Rıza, hayatı ve mücadelesiyle ilham verici ve motive edici biriydi. Derin ikna kabiliyeti ve bilgisiyle herkesin üzerinde büyük bir etki yarattı. Devrimci, sosyalist ve evrensel ölçekte eğitimli bir entelektüel olarak, özgürlük mücadelesinde yorulmak bilmeyen bir toplumsal öncü oldu.
Heval Rıza, Kasım 2017'de ANF ajansına verdiği ayrıntılı bir röportajda, uluslararası bağlamı, ideolojisini ve politik uygulamasını anlatmıştı. Özellikle, mücadelesinde çok önemli olan sosyalist perspektifi ele almış, “Kapitalizm bugün emperyalist politikalarla ayakta kalabiliyorsa, bunun nedeni, özgürlük güçlerinin, sosyalist güçlerin kendilerini yeterince iyi ifade edememeleri, örgütlenememeleri ve fikirlerini mücadeleye dönüştürememeleridir. Kapitalist dünya, ekonomik sistemi merkezi bir noktadan kontrol edildiği gibi, özgürlük güçleri de demokratik bir temelde bir araya gelerek enternasyonalist bir birlik oluşturmalıdır. Bu olmadan, kapitalizmi ve emperyalizmi ortadan kaldırmaları olası değildir” diyerek sosyalist enternasyonalizmin gerekliliğini kararlılıkla vurgulamış, “yeni bir enternasyonal”in “acilen gerekli” olduğunu belirtmişti.
Hayat, herkesin Heval Rıza gibi yaşamasına imkan vermez. Yaşayabilse bile, herkes bu yolu seçmez ve yürüyemez. Ancak bu şekilde yaşamayı seçen birinin; yaşlı, hasta ve yatakta acı içinde ölmeyeceği baştan bellidir. Bu kadar hareketli, duygusal ve tutkulu bir hayat, kaçınılmaz olarak birçok düşman edinir ve Heval Rıza da farklı değildi. Düşmanları ona zulmetti, sürekli izledi ve defalarca hayatını sonlandırmak için uğraştı. Vedası çok erken oldu, ama bir şehit asla gerçekte ölmez. Heval Rıza, onurlu ve dirençli bir şekilde yaşamaya devam etmek isteyenler için parlak bir örnek olacaktır.
*Znetwork'te yayınlanan makaleden çevrilmiştir